Orospu Candy sırasıyla; Terry ile, Anthony ile, Tom ile, at ile, rakun ile.
Hapşırdığı andan beri makatında bir acı hissediyordu Eduardo. İsmini; babası, annesi ve küçük kardeşi Leonardo’nun isimlerini sırasıyla hızlı söylendiğinde kulağı tırmalayan bir ses olmasından dolayı almıştı. Neyse ki önemli olan kulağı tırmalayan ses tonu değil, hapşurunca makatının neden ağrıdığıydı.
Kardeşi Leonardo ile karşı eyaletin açtığı bedava belediye kurslara yazılmalarının üçüncü ayının şerefine hazırlanan kokteyli gecenin sabahında, tuvalete zor çıkmıştı Eduardo. Ikınmıştı, terlemişti ve utanıp sıkılmıştı. Bacaklarını aralayıp; “arkadaş ben ne yaptım öyle?” dediği andan beri utanıyordu aslında. Gördüğü manzara hiç de iç açıcı değildi. Börül börül atmıştı içinin sıkıntısını oraya. İçi kararmıştı resmen. İki yol görünmüştü bile o bacak arasındaki dar açıdan. Belkide kısmetler vardı, bilemiyordu. Bildiği tek şey çok utandığıydı. Olası bir makat zorlamasına daha hazırlıklta beklettiği kollarını, bacaklarının iki yanından sarkıtmıştı artık. Pes etmişti artık tüm bedeniyle.
Leonardo! diye irkildi Eduardo. Saniyeler sonra yüzünü bir gülümseme aldı ve başını ufak aralıklarla aşağı yukarı hareket ettirmeye, sonra yavaşça sol elini yumruk yaparak sallamaya başladı. Eller eller havalarındaydı. Adeta oturduğu alafranga tuvalette gol sevinci yaşıyor, sırtından arkaya doğru sarkıttığı parmaklarınla da golünü atan futbolcunun formasını göstermesi gibi makatını gösteriyordu. Büyük bir iş başarmıştı. Onun adı Eduardo’idi. Utanmamalıydı.
Düşünmüştü. Sifonu çekmeyecek, en yakındaki telefona sarılıp Guiness yetkililerini arayacaktı. Göz kararıylada dünyanın en uzun sanat eserini oracığa yaptığını düşünüyordu. Makatı zorlanmış olması hiç umrunda değildi. Her şeyi Leonardo için yapmıştı. Leonardo daha yedisinde okulun en popüler çocuğu olacaktı. Çünkü abisi makatını zorlamıştı ve Guiness’lik sıçmıştı.
nasıl sıkıldıysam artık. her şeyin hayırlısı tabii.
sanat yarım kilo et içindir
Kasaptan yarım kilo et aldıktan sonra kendimi çok mutlu hissettim. Tekrar tekrar et almak beni ve kasabı daha da mutlu edebilirdi. Oysa ki benim param yok, kasabın da tekrar tekrar et satın alabileceğim kadar eti yoktu. kısacası yine mutsuzduk.
Kasap aldığım yarım kilo etin parasıyla gidip korsan cd satan abimizden çok izlemek istediği sanat filmini alacaktı. Anlatmıştı etin yağlarını ayırırken; “sanat severim abi ben. alacaksın geceden aldığın sanat filmini, bekleteceksin bi güzel sabaha kadar. Sonra da afiyetle yiyeceksin mısırını filmi izlerken. Ben sevdim mi tam severim abi.”
Aylardır etli yemek pişmeyen kasabın evinde sanat filmi izlenmesi, gerçekten sanatın toplum için yapıldığının en güzel kanıtıydı. Mahallemde bu anlayış tabikide aşağı mahalleye göre farklıydı. Sanat, 100 bilemedin 101 kişi için, kasap için yapılıyordu. Bense sanatı yemek için yapıyordum. Aldığım yarım kilo eti kuşbaşı ya da pınarbaşı burma burma yâr yâr yâr yaramaz doğrayıp, soğanları da pembeleşene kadar kavururken sanatımı icra ediyordum.
İşte sanat tam anlamıyla buydu.
http://www.youtube.com/watch?v=5SsmQYlOa0g
orospu çocuğu
Kırk yıldır yağlanmayan kepenk edasıyla zorlanarak açtım gözlerimi. Birbirine anne karnında, akraba evliliğinden dolayı yapışık doğmak zorunda kalmış iki masum bebek gibi yapışmıştı gözlerim. Dişlerimi sıkmak pahasına da olsa açmayı başardım. Aslında bu kadar acıyı ilk defa çekmediğimi sen de ben de biliyorduk. Kandırmadık birbirimizi yine.
Yirmi senedir, hiç aksatmadan yaptığım gereksiz şeyler arasında; yatağımın tam üstüne bulunan ve ben doğduğumdan beri hiç boyanmamış olan, sıva çatlakları ile dolu duvara bakıp hayal kurmaktır. Ay’ın yüzeyine benzeyen o çukurları her gece birisine, bir hayvana, ismini bilmediğim bir varlığa benzetmek benim için o yaşlarda yaşayabileceğim ilk cinsel birleşmemden daha haz vericiydi. Bin bir zorluklarla, o çok abarttığım acılarla yapışan gözlerimi açtığımda, karşımda yirmi bir senemin hayal gücü kaynağı olan duvar tam beş santimetre önümde duruyordu. Kendimi o an hayallerime ulaşmış gibi hür, ellerimi uzatıp tutacak kadar yıldızlara yakın hissettim. Denedim ama tutamadım. Başka bir insan için tavan, bir evi diğer evden ayıran beton bütünü olsa da benim için farklıydı. Anlatılmazdı. Herkesin zevk almayacağı şey tam beş santimetre ötemde duruyordu. Diğer insanları sevindirmeyecek duruma benim haz duymam tek bir cümleyle açıklanabilirdi. Zira ben diğerleri gibi normal değildim.
Birbirine kenetlenmiş, kırk senedir kendisini görmeyen bir annenin yavrusuna sarılması halindeki yapışıklığı andıran bir güçle kapanan gözlerimi açtıktan sonra hayat benim için daha yavaş akmaya başlamıştı. Hayalimin tam önümde durmasının nedenini sorgulamayacak kadar mutlu olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Ama şimdi düşünmenin aksine her şeyi birebir yaşıyordum. Bu sahneden bir önceki sahneyi hatırla deseler hatırlayamadığımı söylerdim. Bu da ne kadar unutkan bir insan olduğumun göstergesinden başka bir şeyin kanıtı değildi.
Hayalimin sevincinden bir an olsun dikkatimi farklı yöne çekmesine ufacık bir tıkırtı, birbiri ardına gelen sayıklamalar yetmişi. Birisi çok derinlerden; “Yardım edin” diye ana rahminden sesleniyormuşçasına sayıklıyordu periyodik olarak bu iki kelimeyi. Devrik cümleler içersinde kalmış, bir “yardım edin” vardı sadece o betonların arasında. Ve artık normal insanlar gibi düşünüp, olayın anormalliğini anlamam gerektiğini fark etmiştim.
Dört kişilik çekirdek bir aileyiz. Ya da aileydik. Şuandaki durum nasıl bir aile kaldığımızı, cümlelerimde hangi zaman ekini kullanacağımı açıklamıyor. İşte o an hayatın zevkinin maksimum dereceye çıktığını anlıyorsun. Neyse. Babam, emekli bir polis. Çoğunluğun ağzından kolayca dökülen orospu çocuğu sıfatına sahip polislerden. Kendi oğlunun bile böyle bir şeyi düşünmesi ve annesinin o kadar iyi bir kadın olmasına rağmen o küfürün tam olarak kendisine yakıştığını düşündüğümüzde kolayca orospu çocuğu diyebiliyor insan. Sıvaların, çatlakların beş santimetre öteme gelmeden önce babam evde yoktu. Kim bilir neredeydi.
Bir ailenin içersinde yaşamayı göze alıyorsan, aile bireylerinden en az bir tanesini sevmekte yükümlü hissetmelisin kendini. Ben de annemi; kardeşimle bana alınan çikolatayı, kardeşiminki bittikten sonra önüne geçerek ufak ısırıklarla yerken duyduğum haz ve mutluluk kadar seviyorum. Bu benim için zevkti. Annemi sevmek de öyleydi tabii. Annem ve babam arasında geçen diyologlar her zaman tatsız olduğundan kafamda ikisine ait fotoğraf karelerin olmaması beni korkutmuyor. Zira orospu çocuğunla aynı fotoğraf karesinde annemi hatırlamam çok hoş olmayacaktı benim için. Annem; hayatımın yetmiş altı bin iki yüz kırk dakikasını beyaz tavana bakarak geçirdiğim beton parçalarının en yakınıma gelmeden önce yan odamda, tek zevki olan gündüz yayınlanan programların tekrarlarını izliyordu. Gündüzleri bizim için çalışırdı. Onun da hobisi buydu.
Ailemin dünya merkezine yaptığı en küçük basıncın sahibi kardeşim Gizem. Henüz on yaşında. Belki de en son yaşı ya da en zorlu yaşı. Bilmiyorum. Böyle bir ailenin en ufağı olmaktan dolayı en şanssızı. Küfürlerin en güzeline sahip bir baba, hayatını gün kuşağının tekrar programlarına adamış bir ana, onunla ilgilenmek yerine kum ve suyun oluşturduğu anlamsız maddeye her gece yarım saatini harcayacak kadar gereksiz bir abiye sahip on yaşında bir çocuktu Gizem. Tarih dersindeki I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı’ndan ve gelecekte küresel güçler arasında olabilecek III. Dünya Savaşı’ndan daha çok anne-baba-abi üçgeni arasındaki geçimsizlikten daha fazla haberdardı. Geleceğe dair tek umudu hepimizin olmadığı bir dünyaya sahip olmaktı. Bu gerçek gözlerinden değil, yastığının içine sakladığı günlüğünden okunmaktaydı.
Hatırlamak istediğim kadarını hatırlıyorum. Günlerden on yeni ağustos. Yıl 1999. Milenyuma birkaç ay kala. Hava sıcaklığı mevsim normallerinde. Tipik bir yaz günü. Diğer ağustos aylarından farkı yok. Tek farkı gece saat dört civarlarında yer yüzünün sahip olduğunu düşündüğüm tekerleklerinin çukura girmiş ve o çukurdan çıkamamışçasına sallanıp; içindeki binlerce insanı öldürüp, bir o kadar da binayı yıkmasıydı. Anlaşılan bizim doksan metre karelik evimizi de es geçmemişti.
Buradan, bu toz yığınından er ya da geç kurtulacaktım. Ya piç bir hayat sürecektim ya da ölecektim saatlerimi verdiğim duvara beş santimetre kala. Hayatın o kadar garip bir şekilde işlediğini görmem bu sefer dakikalarımı almadı. Herkesin tek bir küfüre sığdırdığı kişilik ile var olan adam dışarıda biz zavallılar ölümle burun buruna idik. Her şey bundan ibaretti. Beş yaşındaki çocuğun eline verdiğin bir milyon dolar kadar değersiz bir kağıt parçası gibi geliyordu şu an içinde bulunduğum saçma oluşum.
Ayaklarımı oynatamıyorum. Gözlerim ağırlaşıyor. Kitap okurken uykumun gelip beni o zevkten mahrum bırakırcasına kapanıyor gözlerim. Ben halen tavana bakıp hayal kuruyorum. Zaman hızla dönüyor. Saat sesleri tik-tok’tan çok monotonlaşıyor. Güçsüz kollarımla tonlarca ağırlıkta olduğunu düşündüğüm hayalimi tek bir hamlede kaldırıyorum. Etraf karanlık, hiç olmayacak kadar kalabalık. Birisi fenalaşsa bir saatte gelmeyecek olan ambulansların onlarcası. Hepsi orada. Tüm küfürlerin yakışanı o adam da. Gözleri ilk defa yaşlı, korkulu, çaresiz. Sırtı dönük olmasına rağmen hissediyorum. Ağlıyor, biliyorum. Önünde iki çift bacak. Birisi kısa diğeri NBA’de basketbolcu olamayacak kadar kısa. İlerliyorum beni görsün diye. Uzunlu kısalı iki çift bacağa bakıyorum. Sahipleri çok tanıdık. Yüzleri aynı. Biri annem diğeri kardeşim.
Tepki vermiyorum, veremiyorum. Seviniyorum, gülümsüyorum hafifçe. Dişlerim her zamanki gibi görünmüyor bunları yaparken. Ellerimle dokunuyorum ağzıma.Sonra bakıyorum şuursuzca. Bizim doksan metre karelik evimizle, dünyamızda olmaması gereken adam iz düşümü belirli bir evrende. Sevdiklerim ise, ölümsüzlüğün var olduğunu düşündüğüm sınırsız boşlukta. Onlar adına sevinmeyi bir an için bırakıp fısıldıyorum boşluğa. Ya ben hangi taraftayım?
vites topuzu
Farklı bir güne uyandığımı gözümü açtığım ilk saniyeden hissetmiştim. Burnumun dibinde, bana resmen aşık olduğunu herkesin gözü önünde gösteren bir kızı bile hissedemeyecek biriydim oysaki. Niye böyle hissediyorum diye düşünürken, aklıma birden bir gün öncesinde Facebook’ta rileyşın şip vit yaptığım sevdiceğim geliverdi. Ve sonrasında; “arabam var benim.” diye söylediğim ufak yalanım. Buluşacaktım onunla. Bugün ilk kez eline tutma, saçına dokunma şansını yakalayacaktım. Elimdeki fırsatı iyi değerlendirmeliydim. Ten temasını sağlamalıydım. Daha gözümü açar açmaz hissetmiştim bir kere. Geri dönüşü yoktu, biliyordum.
Yakışıklı bir adam olmama rağmen; ayna önünde saatlerimi harcamış, en seksi bakışımı bulmak için dakikalarımı vermiştim. Ama artık hazırdım. Karşısına çıkıp, kollarımı iki yana açarak; “sana bir sürpriz yaptım ve arabamı getirmedim eheha.” diyerek ilk dakikadan heyecanı doruklara ulaştırmayı düşünüyordum. Ve birden kendimi ona yirmi adım kala iken buldum. İlk önce sol, sonra sağ kolumu açarak kendimi rolüme kaptırdım. Gülen suratının birkaç adım sonra ne hale geleceğini tahmin bile edemiyordum. Ama dediklerimi aynen uyguladım. Yaparım demiştim.
Buluşmamızın üstünden bir saat geçmesine rağmen henüz elini tutacak cesarete erişememiştim. Görünüşe göre, lisedeki travmalarımın bana verdiği yetkiye dayanarak olası bir tesadüfe kadar da tutamayacaktım. Bu bir saat içerisinde ne yaptın diye soracak olursanız da; ilk durağımız, her yerde rahatlıkla bulabileceğiniz “tarihi roma dondurmacısı” oldu. Daha romantik olma çabalarımızı tek külahta üç top aldığımız dondurmayı birbirimize yalatarak sonuçlandırmıştık. Son durağımız ise mahalle arasındaki dışarıdan hiç romantik gözükmeyen demir jimnastik aletlerinle dolu olan park oldu. Gönlümüzce spor yapıyor, o arada da gözlerimizi birbirimizden ayırmamaya gayret gösteriyorduk. Uyumlu bir çift olduğumuzu daha o ilk o dakikadan anlamıştım. Demir yığınından olan spor aletlerindeki hareketleri bile aynı tempoda yapıyorduk. Adeta seviyordum onu. Ah şu deli gönlüm.
Aklımıza estiği anda kendimizi minibüste bulacak kadar da çılgın bir çifttik. Hayat bizi öyle yerlere götürüyordu ki, hiçbir şey anlamıyorduk. Ta ki o ter kokusuyla burun buruna geldiğimiz ana kadar. “Oturarak: 12, Ayakta: Sınırsız” tabelasına sahip bir minibüstü bu. Şoför doldurdukça dolduruyor, biz de sevdiceğimle yaklaştıkça yaklaşıyorduk. Ter kokusuna dayanabilme eşiğimin bu kadar ileri seviyelere gittiğinin ben bile farkında değildim. Bir level daha atlamıştım. Ama her şeyi toz bembe görmemi sağlayacak bir kadın duruyordu tam önümde. Sevdiceğimdi o. Minibüsün girdiği pervasız çukurları aldırmıyordum bile. Üstüne o çukurları çocuğum gibi seviyordum. Ellerimizi birbirine, tenimin tenine deymesini ona borçluydum. Öyle bir duygudaydım ki arkadan berber edasındaki değdirmeleri bile önemsemeyecek kadar. Aşk insanı bu hale getiriyor, ben de hiç korkmadan aşklara geliyordum.
Omzuma bir matkap ucu gibi dokunan parmakla irkildim. Bu kadar sıkışıktaki o parmak neydi, kimin parmağıydı bilmek istedim. Döndüğümde yaşlı bir teyzenin o parmağı benim için gönderdiğini ve yerimde gözü olduğunu anlamak hiç de zor olmamıştı. Artık görmezlikten de gelemeyecektim. Çünkü o bir yaşlıydı her halükarda oturmaya hakkı vardı. Öyleydi bu minibüste kurallar. Yazılmıştı bi kere. Koyun gözlümden ayrılacağımı biliyor olmam beni derinden yaralasa da ona bu üzüntümü hiç yansıtmadım. Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öpen bir sevgili olduğumu göstermenin sırası çoktan gelmişti.
Dik olan omuzlarımı yarım santim düşürecek olan olayın bu kadar yakın olabileceğini tabikide bilemezdim. Beni o duygusal çöküntüden çıkartmaya bir ses yetmişti bile. Sigaradan buğulanmış o ses bana şunları söylüyordu; “Abicim gel şöyle otur şuraya, gel gel gel.” Parmağınla gösterdiği yere bakmamla, beynimden kaynar suların dökülmesi çok ani oldu. Gösterdiği yer, yan koltuk ile vites kutusunun arasında kalan para kutusunun üstüydü. Bir an için ay parçam ile göz göze gelemedik. Gözlerinin içine bakmaya çalıştığımda, o daha şimdiden utanmış; sevgilisinin o halini görmek istemiyor edasıyla camın yansımasından beni izlemeye koyulmuştu. Yapacak bir şey yoktu. Emir büyük yerden gelmişti. Oraya oturacak birisi varsa, o kişi bendim. Buna inanarak götümü sığdırdım vites kutusunun yanındaki ufak boşluğa.
Tarifi olmaz duygular içersine girmiştim son beş dakikadır. Şoför vitesi değiştirdikçe hoşuma gidiyor, daha da değiştirmesini ister bir hal alıyordum. 1, 2, 3, 4, 5 derken iyice zevkten çıldırmış gibi bir halimin olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Fakat o anlarda içimden alevler kopuyordu. Ara sırada dikiz aynasından baktığım sevgilimin, yerime oturan ve hikayenin bu yönde değişmesini sağlayan yaşlı nineyle konuştuğunu görüyordum. Artık senelerdir hazırlandığım şeyi yapmanın vakti gelmişti. Ve artık bunu yapmalıydım. Sol elimi hep bu günler için hazırlamıştım. Saniyenin onda biri bir süreyle sıktım sol elimi. Amacım, dandik fimlerde olan avuç içini kanatma durumu değildi. Daha güzel bir senaryo yazmıştım bu an için. Dürümden bir lokma ısıracağım kadar ayırdığım ağzımı biraz daha açarak sol elimi ağzıma doğru götürdüm. Pervasızça ısırıyordum yumruk yaptığım elimi. Çılgınlar gibiydim, fütursuzca yapıyordum işimi. Kalbimin sesini dinliyordum adeta. Ağlıyordum bir yandan da. Göz yaşlarımı vites topuzuna saçarak. Senaryomu eksiksiz uyguluyor, bir yandan da sevincimi içten içe hissediyordum. İlk defa senelerce uğraştığım bir işi eksiksizce yerine getiriyordum. Bugün benim için bir kayıptan öte bir zafer anlamı da içeriyordu. İşte buydum ben. Yurtdışında beni izleyen birileri varsa onları için omaygattım. İnanılmazdım.
Kendimi kaybetmiş ağlarken aynaya gözümü iliştirdiğimde sevdiceğimi göremedim yerinde. Biraz daha keskin gözlerimle arkalara doğru baktığımda ayağa kalkmış olduğunu gördüm. Yanında biri vardı. Evet. Omzumu matkap gibi delen adamdı bu. Birlikte o çukurdan bu çukura salınıyorlardı. Adeta yıkılmıştım. Vitesin götüme girme çabasından bile bir haberdim artık. Fonksiyonlarım durmuş, sadece durumumu anlatan tek düşünce dolaşıyordu beynimin içersinde.
Tecavüzdü şu an yaşadıklarım. Ben de zevk almayı öğreniyordum.
biz biliyoruz da mı oynuyoruz
Irk, din, dil, cinsiyet farketmeksizin bir insanın başına gelebilecek, hayallerimizi hiçbir zaman süslemeyecek olan durum hali kesinlikle düğün salonu pistinde elleri kolları açarak şuursuzca misket oynadığımız o dakikalardır.
Eğer fırsat verilir de bir gün tv programlarındaki, “100 kişiye sorduk en popüler cevabı arıyoruz” temalı yarışmalarda “olmak istemediğiniz yer” sorusu sorulursa, dırırınt sesiyle açılan en popüler şıkkın bu konuyla ilgili olduğunu tüm dünya görmüş olacak.
Düğünlerde zorla oynatılan insanlar olarak, pek yadsınamayacak kadar büyük bir kitleye sahip olduğumuz kanısına vardığımız günden beri, “neden oynamak istemiyorsunuz?”, “neden böyle yapıyorsunuz?” sorularına maruz kalan arkadaşlarımız adına, kendime bir misyon yükleyerek buradan tüm halkoyunları sevenlerine tek ağızdan seslenmek istedim.
Öncelikle, düğünlerde zorla oynatılan insanları çok sevdiğimi, her zaman kalbimde bir yerleri olduğunu bilmelerini isterim. İnanıyorum ki aramızda bu insanların yaşadıklarını bilen, duyan, hatta bizzat yaşayan çok insan vardır.
İşte bugün konuşma, dertlerimizi düşüncelerimizi anlatma vaktidir.
Yoldaşlarım; biz zorluklara boyun eğen, bu tür zorlamalara karşı tepkimizi koyamayan insan topluluğu olarak artık birleşme zamanımızın geldiğini ve yumruğumuzu artık masaya koyma vakti olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden, hepinizden bu haklı direniş için destek vermenizi beklemeteyim. Görüşlerimize katılıp, destek vermeyenler için de bir çift sözüm var; “umarım hepiniz düğünlerde istemeye istemeye oynatılır, horonlora gelirsiniz, amin!”
Karşınızdayım çünkü, ben de grubun üyesi olarak çokça piste kolumdan, ayağımdan, saatlerce özen gösterip ütüleyerek cebime koyduğum o mendilimden sürüklenerek piste hunharca çekildim. Acıdı her yerim, üzüldüm, kanadı yüreğim. Ama tepkimi hiç koyamadım. Zorla güldüm, bazen annemin bir bakışınla güldürüldüm. Halbuki bunları yaşamak için hiçbir suçumuz yokken yaşadık tüm bu olanları. Üstümüz giyinik, saçımız yana taranık, ayakkabılarımız boyanık halde bir köşede otururken; “hadi laağğn gelsene oğluum, oynayak çifte telli” gibi sözlerle burun buruna geldik. Aldırmadık, kafamızı hep başka yerlere çevirdik. Salonun en ücre köşesinde oturuyorken, garsonların o bayat kuru pasta ikramlarını cömertçe geri çevirecek, ya da görülmeyecek kadar silinikken neden bu olaylar bizim başımıza gelirdi? Hiç bilemedik.
Bu düşüncelerle boğuşurken her şey birden ağır çekim bir film karesi gibi yavaşladı. Gözümüzü binbir leke ile bezenmiş sofra örtüsünden kaldırmamızla, kötü sesli müziklerin arasından kalabalığı yararak gelen adamı gördük. O an düzgünce pantolonun içinde duran gömleğin bir anlık bile olsa terlemiş ve yerinden çıktığını gözümüzün önüne getirdik. Ama artık kurtuluş yoktu. Tek çare zevk almaktı. Gelen adam bizim ya tanıdığımızdı, ya da hiç tanımadığımız. Ama tek bir istek ve arzusu vardı. O da bizi piste kuğu gibi salınırken görmekti. Gelmek istemedik, ayıp olur dedi. İstemiyoruz dedik, olmaz dedi. Bilmeyiz biz oynamayı dedik, biz biliyoruz da mı oynuyuyoruz dedi ve sürükledi bizi para yerine selpak mendillerle dolu olan piste. Üstte rengarenk bir top ve kulakta cıngıl cıngıl çalan müzikle birlikte, herkesin gözünün bizde olduğunu düşündüğümüz o dakikaları saatlerce oynuyormuş gibi yaşamaya başladık. Oturmak istediğimizde; “oğluum daha yeni başladık nereye?” cümlelerini tam kulağımızın içinde hisseder olduk. Pek gönülden oynamadığımızı gören yakın akrabalar tarafından ellerimizden kollarımızdan tutularak oynatıldık. Hatta kemerimizi arkadan tutup göbeğimizi bir dansöz edasıyla titreten insanlar tarafından saldırıya uğradık. Aslında zevk alıyorduk. Artık onlar gibi olmuştuk, oynuyorduk çılgınlar gibi. Bir o yana, bir bu yana. Aman evladım, eller. OH OH. Öhöm, pardon.
Dakikalar geçmeden bizde yeteneği gören Acun Ilıcalı edasıyla ellerini omzumuza koyan akrabalar; “sende ne yetenek varmış be, neden oynamıyorsun?” cümlesini sarfettiler. O anda yıllar sonra atasözlerine hak kazanmayı başarabilecek bir genelleme duyuldu tüm kulaklarda; “Kim dans etmek istemiyor, misket çalıyor diye piste kendini atmak istemiyorsa; o kişi iyi oynuyor, göbeği iyi attırıyordur anacığım.”
Konuşmamı şu sözlerle bitirmek istiyorum; bu kadar acı çekmiş, zorluklarla tek başına mücadele etmiş insanlar olarak toplansak iktidar bile olabileceğimizi herkes tarafından görülmeli. Saygı duyulmalı.
Haklı mücadelemizi kazandığımız gün kendimizi şu sözlerle tanıtacağız; “Ben, düşünlerde yaka paça çekiştirilip, zorla misket oynatılanım. Tanıdın mı beni?”
17.02.1952 -Pazar
İlk hatırladığım, bir şeyin altında olduğum. Burası gayet sıcak ve karanlıktı. Karanlığı severdim, korkardım da. Şöyle bir baktım. Gözümün önünde duran bir kaç kıllı ve stresli olduğu her halinden belli iki pürüzsüz bacak. En kalın çoraplar, onun üstüne ayaklarını taşımakta zorlanacak olsalar da en ağır botlarını giymişlerdi. Sanırım aylardan kıştı. Ay-mevsim ilişkisini karıştırıyor olmam sizi düşündürmesin. Sadece “hayat bilgisi” dersini sevmiyorum. Yaşım küçük, öğrenirim. Botlarda çamurlar, pantolonlarda benek benek olmuş o sinir bozucu yağmur damlaları. Bir hayli çamurlu. Anladım ki yağmur da yağıyor. Neyse.
Sanırım 12 yaşındaydım ve İstanbul’un bir köşesindeydim. O an için her şey çok sıradan geliyor olsa da; masa örtüsü, yere düşen ekmek kırıntıları, stresli bacakların gölgeleri hoşuma gidiyordu. Belli ki erkektim. Yoksa niye stresli bacakların gölgeleri ilgimi çeksin ki.
Korkmuştum sanırım. Karanlık yerleri sevmeme rağmen ilk defa masanın altında bulmuştum kendimi. Utanmış da olabilirim. Bilemiyorum. Ailenin en utangaç çocuğuydum ne de olsa. İltifat etmeye, gözlerimin içine bakmaya korkarlardı. Ölesiye utanırdım. Anladınız işte, masanın altında oluşumun nedenini.İkizim vardı benim. Hâlâ var aslında. Yok olmasını, hayatımda olmamasını, hatta aynı saç, göz rengine sahio olmamasını istediğim bir ikizim. Kafanda benim hakkımda oluşan irili-ufaklı “kıskançlık” belirtileri oluşacak olsa da bunları sana söylemekten çekinmedim hiç. Benim yerimde olsan sen de olmamasını dilerdin. İnan bana.
Onun adı Selim, benimkisi Kerim. Annemiz aynı kıyafetleri bize giydirmekle kalmayıp, üstüne doğar doğmaz ismimizi bile kafiyeli koyma çabasına girmiş. Bencillik, asıl burada başlıyor. Kendi zevkine göre değil de, onun kişisel hazzını karşılamak için yapılmış iki çift şiirsel isim. Sorunların en büyüğü, utanmamın en büyük sebebi şu ikiz olma durumundan kaynaklanıyor. Bilirsiniz, ikizlerin her ikisi de genelde başarılı olmaz. Birisi hep zekidir, en iyisini yapar, rock grubunun elektro gitaristidir, kızları o tavlar. Diğeri utanır, kıskanır. Grubun geride kalmış davulcusu ya da ikizini o ışıklı sahnede dinlemeye giden aile bireyidir. Dahası yoktur, elinden gelmez. Kimin ben olduğunu ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Her şey ap açık belli.
Ayaklardan bir tanesinin, böcek görmüş hanım teyzenin yapacağı ezme işlemini yapar bir şekilde yere vurmasıyla irkildim. Düşüncelerimi o an için durdurup tekrardan nerede olduğuma şöyle bir baktım. Kıllı ve stresli olan bacaklar halen yerli yerinde duruyordu. Selim ve bana alınan adidas marka ayakkabılardan bir çiftini de orada görüyordum. Ben burada olduğuma göre, oturduğu sandalyeden ayakları yere basmayan o kişiyi tahmin etmek o kadar zor olmadı. Bu müthiş tahminimi yaptıktan sonra, bu kocaman masanın altında neden olduğumu düşünmek için biraz zorladım kendimi. Karanlığı sevdiğimden ya da utangaçlığımdan daha geçerli bir sebebimin olması gerektiğini umut ediyor ve istiyordum. Aksi taktirde, Selim ve masadakilerin alayına, o iğrenç dişlerini göstere göstere gülmelerine maruz kalacaktım. İğrenç gülüşlü insanlardan nefret ederim. Yani Selim’den.
Zorladım kendimi, avuçlarımı sıktım var gücümle. Acıdı, ürperdi elim. Bunları yapacak kadar güçlü değildim oysaki. Elime baktım. Ustalıkla cinayet işleyebilecek bir insanın el becerisine sahipmiş olabileceğimi düşündürecek kadar sağlam ve hırslı tutuyor olduğumu gördüm bıçağı. Yazarken devrik cümle kurabiliyor olduğumu bilmeme rağmen, düşünürken bunu başarabileceğimi yeni farketmiştim. Sonra, yine bıçağa döndüm. Bıçağın elimde ve benim kocaman bir masanın altında olmamın tek bir sebebi olabilirdi, o da bıçağı düşürmem. Sakardım da. Normal bir insanın 20 saniye içersinde yere düşen bıçağı alıp, tekrardan eski konumuna dönebilecek olmasına rağmen ben oturmuş ve çıkamamıştım düşüncelerimden. Bunun bile suçlusu Selim’di. Adım gibi emindim.
Masa örtüsünü aralayıp gün ışığına çıktığımda yokluğumu farkedecek ve “neredeydin sen?” diyebilecek birisinin olmaması canımı çok sıkacak olsa da geri dönmeliydim. Zira çok açtım.